11 Eylül 2012 Salı

...BİR KÜÇÜCÜK TAVŞANCIK VARMIŞ...

Gidebildiğim kadar derine gittğimde
Aklımda sana ait yer eden ilk görüntü başkalarının anlattığı anların gözlerimde yaşanmasıydı...
Telaşlı bir günün akşam saatlerine yakın koşuşturarak sürülen bir arabanın içindeydim.Gelişim sanaymış...bilmiyordum...
Bir demir kapı, merdivenler ve karşımda bembeyaz bir üniformayla sen vardın ...
Sarıldın bana...dün gibi hatırlıyorum kucağına aldın kokladın...
O sonraları ellediğim için çok fırça yiycem denizci şapkanı taktın bana...
Sonrası uzun bir dönem. Kesik kesik gittiğimiz parklar, topladığımız çiçekler oyunlarımız vardı ve her sabah dinlediğim şarkın
Bir küçücük tavşancık varmış
Kırlarda koşup koşup oynarmış
Babası onu çok çok severmiş....
Sonra aramıza görünmez duvarlar girdi Ben asiydim, hırçın alabildiğine...
sen uzak yürütemedik böyle...
Ben geldim sevdiğim omuz başlarını öpmek ,
traş olduktan sonraki losyon kokunu çekmek için içime
Sokakta kolunda yürümek için...
İzin vermedin uzun süre ...
VE... miden ağrıdı bir sabah
Hiç bitmeyecek ağrılarının başıymış bilemedim ve yardım edemedim...tutamadım seni ben...
suskunluğum mahçubiyetimden seni kendime saklayamadım
Duramadın sende...
Kalırdın bilmezmiyim beni bırakıp gitmezdin... kıyamazdın
Ama çok yandı canın git istedim bir süre
Ağrıların dinsin rahat uyu istedim
Sonra bir dönem iyiileşir gibiydin
İşte o zaman kaçırmadım fırsatımı kolunda yüdürüm ,
Hastahaneden kaçtık ,kollarını öptüm
Kokladım seni doya doya
İçime saklaya saklaya
Bilir gibi bir daha yok diye...
En son görüşüm seni ilk görüşüm gibi an be an gözlerimde...
Elini tutuyordum ve
Yalvarıyordum Tanrı'ya;
Biliyorum yanlış ama...kalsın bizimle... böyle kalsın ama... nefesini duyayım...diye
Olmadı...
Kızdın... Sustum,
Hastalandın... Sustum
Gittin... Sustum...
uyuyamadım aylarca sensiz
Başkasına diyemedim sıfatını...sığamadımda ses vermedim yine ,
Eğmedim de başımı yoruldum , zorlandım ama bırakmadım kendimi
Gizli gizli geldim yanına gördün mü ?
En son çaresizdim huzurunda...
Ağladım al beni istedim
Bir kere daha sarıl ne olur...
Olmadı
Ne ben sana doyabildim ne de sen bana
Yaşayamadım seni...
Bir gün bir çocuğum olurda gelirsem karşına affedersin sanırdım beni
Meğer ne yanılmışım...sen hiç küsmedin ki ...
şimdi bir yanım eksik
Kıskanıyorum kaybetmeyenleri
zaman zaman kendime kızarak...
Özlüyorum...
Deli divane hırçınlıklarını görünce hiç bilmeyenlerin
bişey diyemiyorum sensizliğe dair ...
Herneyse biliyorsun işte;
Bir küçücük tavşancık varmış
,kırlarda koşup koşup oynarmış
Babası onu çok çok severmiş...
Tavşancık kocaman oldu ve babasını çok özlüyor...

...KIRIK...

kar yağıyormuş
duyduklarına gördüklerini katmadan inanmayan yüreklerden olalı epeyce olmuş
kalçasında kocaman bir kına lekesiyle önümden geçen zamanı izliyorum pencerede...sensiz
geçen yıla inat bu yılda bizsiz yapılacakmış bütün kardan insan figürleri
bizsiz savaşacakmış çocuklar kardan toplarıyla ...
yine denk gelememişiz birbirimize

...YARIDA KALAN BASKI...

An gibi aklımda dudaklarından gözlerime dökülenler
Zehir kanıma işledi ...o ...gün
Altından kalkamadım yüreğimin ;
Yüreğimde onca hicran
Yüzüne karşı...
Damlalara dönüştü de
ağladım yaşarken ölüşüme
Seni bana vermeyen kendim sandım da
Ellerimle kırbaçladım etimi ...
Yürek yerle bir oldu sevdiğim....
Oysa kaç mevsim ardında ben
Kaç gece kapında
Ve uykunda bekledim
Sana bişey olmasın diye...
Ruhum ne kadarını taşır diye hep içimde bir merak ...
Yürüyüşümde, durgunluğumda, yüzüne bakıp gülümserken bile
Hep aklımın bir yeride
Durdu
Döndü
Amuda kalktı
Geçmişin bedel diye seni bana ödetişi....
Çok dua ettim yalan yok
Ve yalan yok
Yalansız zamanlarından bildim dudaklarından bana dökülen ne varsa
Öyle inandım ki sana
Günahkar bedenimi ruhumu da yanına katıp ,
Kendi cehennemime attım
İrin koklattım
Kan kusturdum
Ateşlerde yaktım sonra
Ve sonra savdırıp yaralarımı
Yeniden soydum kabuklarını ...
Tuz bastım.....
Binlerce kez öldüm de
Sana hiç hissettirmedim ...
Sonra
Tüm bu yanmalar ve kasıtlı kazalar devam ederken
Ruhumda gün açtı ..
Günaydın ..dedim yanağına öpücük kondururken
Günaydın sevdiğim
Şükürler olsun Tanrı ya yine seninle uyandım ...
Kimbilir ne kadar daha ...
Sus dedim kendime o zamanlar da
Yan kavrul ama ses verme
Hani diyor ya şair;
"Gitme diye yalan söylerim
Yerini söylerim sakladığım ne varsa
Kal diye..."
İşte tam böylesi cümlelerle
Ve
Gidersen ardın sıra terk ederim bu kenti
Sensiz dayanamam
Bir daha yokluğunu kaldıramam
Gidersen giderim ....
derken yakaladım kalbimi kaç kere...
Ve ben hep bu nedenlerden
Gidersen vur beni
Öyle git
Diyiverdim...
Gidersen ölümü gör de git
Gidersen ruhumu al da git....
Ve sonra gün açtı yeniden
Battı yeniden
Birkaç kez döndü
Kendi etrafında ruh ..
Oturduk dün gece
Benim yüreğim seni daha çok sevmenin
Sana ölmenin amansız derdinde
Az daha dursan gözlerin gözlerimde öylece
Ateş dışıma vuracak
sandığım anlardan birinde
Anlattın bana !
Tek soruda...
Tertemiz (sandığım) ruhunu dinledim
gözlerim gözlerinde
Delirmeden ....
Sonra tuttum ellerinden
bedenini bedenime hapsederken
Yaktım ellerini
Tırnaklarımı geçirdim kalbine
Delindi göğüs kafesin
Çırpınışını izledim
Duruldu gözlerin
Sustu nefesin
Seni öldürdüm sevgilim...
Günahlarımı temizlerken...

...İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN...

bir gülümsemenin dengemi bozduğu zamanların
çok,
ama çok sonrasında.
ben hali hazırda
hala hafif yaralı
aksak adımlarımı gizleyerek sokak aralarında
yüzümü önüme alıp geziyordum ...
çarparak kaçarken yanıbaşımdan ,
korkumdan bakmadım gözlerine
kaç adım kaldı ki elimde
başka bir yüreğe dair
satılıktır ulan! dedim de ..uzun zaman ,
raflarda tozlanıca geri verdiler .
bitti işe yarar dediklerimin her biri ,
bir kahve süresinde tükendiler
tutamadım
elle tutulabilir
ve belliki istediğim an saklanabilir
sakındıklarımı ...
şimdi bendeki bedenden
ne yapsam
hiçbirşey olmuyor
bir sevgide ki sevgiliye...

...YOL...

ıslanırken altında yağmurun
erir mi günahlarımız...
ezilir mi adımlarımızın arasında
çamur günahın rengini mi almış bu gece
kimbilir...
kaldırımlara taşıyor kustuklarımız...
şimdi
yıllar sonrasında yokluğunun;
ben yine seni düşünüyorum şarkılar da
bir yanını kırık bırakıyorum yüreğimin
seni bende sen yapan her ne varsa yanıma alıyorum yolculuklarda
ve er mola yerinde sana uzanıyor ellerim
tuşlamıyorum sesini..
sonra
başımı yaslıyorum bir pencere buğusuna
yolumun yolunla kesişmesini diliyorum
gözlerinin nemini görmek için
hani diyor ya şair;
öyle uzaksın ki ..üflesem soğuyacaksın sarılsam okyanus.
diye...
işte tam da öyle şimdilerde
üflemekle sarılmak arası saniyelerim...

...NARKOZ...

nefes nefese koşarım ardımda eksilen sokak lambaları yürüdükçe küçüklen gözlerin
inkar ederim kendimi... kapayıp gözlerimi seni terkederken
10....9........8.....7....6...5...4....3....2.......1....0
toz bulutu gözlerim birileri var belki 5 belki 8 bilmediğim bir dilde fısıltılar
duyuyorum
duyduklarımı anlamadan
boğuluyorum
kesildi nefesim
kıpırdayamıyorum
açtım gözlerimi
kan revan ellerim
tutuşturulan ateş
kaynayan su
neşterin ışıltısı getiriyor seni bana
işte tam da şimdi
elimi uzatıyorum yoksun
belirdiğin tüm yerlere uzanıyorum kıpırdamadan
dokunamıyorum
karnıma sancılar saplanıyor sırf bu yüzden
ezbere biliyorum yüzünü
öyle narinsin
parmaklarını izliyorum incecik sıralı
parmak uçlarımla okşamak istiyorum ellerini
gezinmek tenini notalarında
gevşiyorum biraz
beynim deki ağırlık hafifliyor hissediyorum
daha bir yakınsın sanki
kokunu alıyorum;içime çekiyorum son demine kadar
gözlerim doluyor
gülme
tutunamıyorum düşer gibiyim dudağının kıyısından
boynundan kaydırıyorum usul usul kendimi
durma öyle konuş benimle
anlat bilmediğiklerimi yahut aynı hikayelerini yeniden
dön bana
nefesini ver
gezin tenimde işte
sıcağını ver
rüzgar esiyor
alacak seni benden biliyorum
kal biraz daha der gibi
açım hala daha başlamadım gör gibi
ölüyorum kıpırdamadan
yanıyorum kıpırdamadan
zehir kanıma işledi çoktan
kendime dokunuyorum kurtar der gibiyim
acıdan eziliyorum
sesler durdu
sağır kafesim
gün doğmayacak
karanlıkta ışıldayan neşterimle kalbimi deşiyorum
senin yerine
o kadar seviyorum ki
seni
öldürmek istiyorum........

...TEK YASTIK...

devranını değiştirip AŞK verdiğimde sana ; yüzün gözün pas içindeydi... tenimle temizledim kirini teninin...yaslayıp başını avucumun içine kıpırdamaksızın uyku devrettim gözlerine...sen ki iki bacak arası yorgan yorgunluğundan daralan bir ruh ken aynada fotoğrafını çektim kaç kez söylemediklerinin...şimdi uzak bir mesafedeyim nefesinden ... dışarda yağmur içimde dudaklarında ölmek hevesi varken daha çok yağmur yağar bu şehre der gibi yatağım ...senden huzur alıp uyku verirken düşerdi ya fikrime bir benzeri ne güzel tek yastıkta iki kişi ...............

...BAZEN...

bazen
bir şarkıyı severim
bitene kadar...
bazen anlatmayı denedim
olduğu gibi ...
olmadı bazen ...bazen oldu ...
bazen olmuş gibiydi olmamışlar...
sonra bazen okudum okumadıklarımı
okunmamış çok şey kaldı geride ...
eskidiler çok sonra
ve bazen ben tüm eskileri çöpe attım ...
bazen rakıyı sevdim tırnaklarımda ...
bazen siyahı...
ama en çok kırmızı durdu ellerimde ...
bazen...
cinsine tükürdüğüm
cinsine çeker dedim ...
sustum ...
bazen...

...DÜŞ'ÜN...

DÜŞÜN !!
kan revan ellerim
eskitilmiş bir aşktan kalan
yaralarımın kabuklarını tırnaklamışım
ağrılarım artmış
sığdırmışım dizlerimi karnımın boşluğuna
ağzımın tadını alıyor parmaklarım ki
tırnak içlerimde
kabuklarımdan kalanlar...

...SAKİNİM...

Gibiydi …
Olmadığın her şeye ne çok benziyordun…
Her şey ; bir merhabanın renk değiştirmesiyle başladı…
Aynı sokakta yürümüş olma ihtimali aynı apartman asansörünün aynasında kim bilir kaç kez aynı lekeye dokunma ihtimaliyle yer değiştirdiğinde , kapı arkasına saklanmış gözbebekleri yerlere saçıldı . Ben müsaittim kendi adıma .
Tek neden yetecekti …yetti…
Aşk’la öldürmeli tüm cümleler ve gülücükle gelmeli derken …
Sakinim…
Halatlar vardı ve sırtlarında ki halkalardan çengellere asılmış insanlar taşıyorlardı …
Henüz ölen yok…
Yanıp sönen imleç kadar tırnakların klavye üzerinde çıkarttığı seste bir o kadar dikkat dağıtıcı ve beklenti içindeyken, aklımın sırası karışıyordu…
İnsanlar durdurulamaz bir hızla konuşuyordu ve hala ölen yok…
Sakinim …
Işıklar…
Hep yol üstü , balkon kenarı birazda koridor inceliğindeler . Ki en güzel halleri hep kapanmak üzere olduklarında görünürdü .Nerde kaybetmeye yakın ülkeler orda beliren savaş atları …
Can çekişmek günahları çekiştirmek gibi bir şeydi askıdakiler için…
Elimizde hiç ölü yok…
Elektriksizlik belki çok daha iyi . Kendi koridorlarımda yürümeme ve en azından sadece kendimde kaybolmama izin veriyor . kağıdın üzerinde kayan ve parmaklarıma tam oturan bir kalem hayal ediyorum ve elbet yazdıkça her kelimede içine çöken bir kağıt …
Koridor…
Yaşı loş ışıklara müsait olmayan kızlar saklardı .müsait olanlar çoktan kapının arkasında . Geçilmemiş sevişmeleri hesaplayan adamlara şaşkınlıkla bakan gözlerimi ceplerime sakladım .
İnce hesaplar düz yazılar getirirdi ve çoğunluk göremediklerini taktir ederdi…
Her kadının aynı olduğu adamlar da ölecek elbet . Ve onlara üzülen kadınlar da …kimse hak ettiğini almayacak …
Bu kısmı kapatalı çok oldu …
Sakinim…yine de yazma k bazen iyi bir şeydir…
Soğuk…
Bu yıl yaz hiç gelmeyecek kadar uzakta…
Bahar tanı(ya)madığım adamlara benziyor …karla karışık…
Mum bir geceyi aydınlatmaya yetmiyor …
Derileri sıyrılan insanlar çengelde söyleniyorlar . kan da mum gibi pıhtılaştıkça uzun ince bir yol oluyor …
Hepsi hayatta….
Dağınık …
Aradığım ne varsa hiç bulunmayacak yerlere saklanır hep …
Göremediğim birkaç göz çukurundan kırık dökük aynalara hiç çıkmayacak hikayeler yazdım birbirinden ayrı …
Kimse okumadı…
Ne güzel konuşamıyorum dan ne güzel susuyoruma terfi ettiğimde elimde koca bir uykusuzluk vardı ki hiç olmayacak(lar) hiç bilmedi(ler)…
Dağınık…
uzun uzun tartışılır cinsten bir kelime. Aradığımı bulduğum hiçbir şey dağınık değil deyip sıyrılıyorum kendimden… Hiçbir düzende Düzen olarak yerini alamamış fikirler saklıyorum yastığımın altında… Tanıştığım bütün adamlar öküze dönüşüyor çok kısa zamanda ve kimse yeni cümleler kurmuyor…
Askıda ki insanlar artık söylenmiyorlar…
Ölen de yok…
Ben görmedim ama vardı…
Oralar da bir yerler de yerle bir olmuş yüreklerinin kirini , mümkün olduğunca az kirlenmiş kadınların üzerine silen ve bunu neredeyse dünyanın en sevimli çizgi karakterinin içine gizleyen ,
Yüzlerin de ;
“ben sevmeye ölesiye açıktım oysa siz sevmediniz”
Diye bas bas bağıran ,gözleri boşaltılmış yüzünü aynada iyi tanıyan adam(lar)…
Birbirine tutunmaya çalışan insanların tırnakları kopuyor …gökten yağmur yerine tuz yağıyor…
Ama hala ölen yok…
Sakinim…
Ve ben ;
Yok(sun)luğu anlatacaktım, elektrik geldi, çay demleniyor, mum söndü…
Devam ediyor.

...BİR SÜRÜ KELEBEĞİ İÇ İÇE VE İÇTEN İÇE GEÇİRMİŞTİ AŞK...

Tüm bedene yayılan ağrıyla Otuz kendini doğuruyordu
Anneyle el ele…
Omzumdan öpüyordu sabahında ve kimse bilmiyordu…
Yeni olanın körpeliği kadar eskinin yıpranmışlığı göz alıyor bazı kimseler tarafından…
Kıymet biliyor kimi zaman kırık duvar kenarı…
Sırtımda bir yük, yol bitmek bilmiyor…
Yıpranmıştan körpeye giderken ömrümden bir yıl geçiyor
Derin bir karanlığın ardında uzun pozlamayla penceremde gün doğuyordu…
Sen bir kıyıda deniz kabuklarından yapılmış evleri kolluyordun
Kimseler kırmasın diye…
Son kez sokaklarını dolaştım eskinin…
Kırmızı çıkmazını, denize dökülen moru, sigaradan sararmış ekruyu…
Parmak uçlarıma yüklenip şalterleri birer birer indirdim
Kapıyı yavaşça kapayıp beş katını bir daha çıkmamak üzere indim.
Sen şişelerinden bile sarhoş olunacak sokak aralarında dolaşıyordun
Ruhun başın kadar dönmesin diye…
Otuz, elinde yorgunluğu ve arkasına sakladığı hediyeleriyle geliyor…
Ve bu kadar yakınken bile sürpriz oluyor tüm olanlar ve bitenler…
Tüm yüküyle evim ekru duvarları, yüksek tavanı, kocaman pencereleri ve “çişini artık eve yapmayan Gece’siyle”
Kadın oluyordu…
Şimdilik bitti…
Avucumun içinde buruşmuş bir kâğıt parçasında yazıyor artık;
Yirmi dokuzu sokak arasında bir kutunun içine bıraktım…
Yutkunamadıklarımı tükürüyorum artık…
“Bir sürü kelebeği iç içe ve içten içe geçirmişti AŞK…
Biz bir kıyıda bekliyorduk…”

...GECE KIZ VE ANNESİ ...

Gözleriyle ilk karşılaşmamda korkuydu tüm bedenimi kaplayan… Saat gece yarısıydı kucağıma bıraktı biri seni ve gitti…
İkimiz de ürkek, yabancı ve fazlasıyla yalnız birbirimize…
Evimize gittik… Her şeyiyle elimden geleni yapmış, sen mutlu ol yeter diye eşyaların yerini değişmiş, mahzun gözlerin boncuk boncuk baksın hevesiyle hazırlamıştım…
Kapıdan içeri girdik… Korkak adımlarla yürüdün ve ilk hediyeni bana verdin  sabaha kadar uyumadan birbirimize baktık ne sen bana geldin ne ben senin yanına… Ve acemilik, tedirginlik insanın aklına ne açlık getiriyor ne susuzluk…
Sonra ki birkaç ayı çok hatırlamıyorum… Aşılarını yaptırdık, sen itinayla her yere çişini kakanı yaptın, bir türlü mama yetiştiremedim vs...
Hastalandın bir gece… Elim ayağıma dolaştı aklıma kim geldiyse aradım …”olur öyle, bir şey olmaz, bir yer ağrıyordur, abartacak bir şey yok, hele bir sabah olsun sabret, bekle “ dediler…
Battaniyelere sarıp seni sabaha kadar başucunda bekledim ağlayarak… Beceriksiz bir anneydim ben, seni koruyup kollayamamıştım, nasıl olduğunu bilmiyordum ama hasta olmana müsaade etmiştim en nihayetinde… Beni hiç affetmeyecektin… Ben kendimi hiç affetmeyecektim…
Sabah olduğunda yatağın içinde kıpır kıpır “ hadi ben uyandım, iyiyim, sen de kalk oynayalım “ hallerini görünce istediğim her şeye sahip olduğumu hissettim…
Güneş alan bir pencereye rengârenk kristaller asılıymış ve yansımaları tüm odayı kımıl kımıl parıldayan bir hediye paketine benzetiyormuş gibi… Bilmiyorum… Tarif edilemez demek çok daha kolay sanki…
Üzerinden çokça zaman geçti, çok daha ciddi hastalıkların, yeni numaraların, sürekli değişen uyandırma şekillerin ama hiç değişmeyen daimi açlığın  ve uyku hallerinle büyüdün gizlerimin önünde…
Artık dolmuşlar bizi almıyor. Kocaman ve korkutucuymuşsun… Bence koca bir saçmalık. Her seferinde “ O daha henüz bebek “ diyorum ama çok salladıklarını söyleyemem… Seninle eskisi gibi sabah dansı yapamıyoruz çünkü 22 kg oldun ve taşımakta güçlük çekiyorum. Yatakta yanımda küçücük bir yer kaplarken artık ben yanında yatıyorum tabi sen müsaade ettikçe …(çapraz yatış diye bir şey varmış  alıştım bile  )
Güzel kızım; sen bu yazdıklarımı hiçbir zaman okuyamayacaksın. Bir şey fark etmeyecek çünkü okuyanların birçoğu da anlamlandıramayacak…
Onlara hiçbir zaman ben ağlarken gelip kucağıma yattığını, beni korumak için önüme geçtiğini, uyurken bana sarıldığını, senden uzaklaştığımda ağladığını, bazen küstüğünü, kavuşmalarımızda sevinçten deliye döndüğünü, bir yere giderken kendimden önce senin rahatını düşündüğümü, ne pişirsem dediğimde Sen ne seversinlerle başladığımı, seni bensiz bırakmamak için birçok yere gitmediğimi ve bunların hiçbirinden gocunmadığımı, ben aç kalabilirim belki ama Gece doymak zorunda dediğimi, senin için iyi olmak zorundayım diyerek girmediğim depresyonları anlatamayız…
Bazı kadınlar başka anne olurlar… Kelebeğin kanat çırpışı gibi içinde hareket eden bir bebeğin kımıldayışlarını bilmeden… Mucizenin yüzünü görmeden… Gebe kalmadan, aşermeden, sancılanmadan…
Bazı kadınlar sadece emekle anne olurlar… Yüzlerinden anlaşılmaz, ellerine bulaşmaz ve elbiselerinden belli olmaz annelik…
Siz aynı görürsünüz oysa onlar kaybetmeyi baştan kabul etmiş bir düş’e düşerler…
Bugün sadece doğurgan olan annelerin değil; emekle anne olanların da anneler günü kutlu olsun…
Gece kızımla hepinizi öpüyoruz halaları, teyzeleri, amcaları, dayıları 

...LİMON...

Üzeri taşlı arkası yırtık
bir kaç numara büyük hayatı
ayağına geçirmiş
parmakları dışarı sarkan,perçemi acemi makaslarla kesilmiş
bir kız çocuğuydu yanımda...
milyonlarca yıl olmuş gibi
kurulmuş pencere kıyısına
gözünde gülücülkü bir kedi bakışı
ölmeden öncesiydi...anlamın...
perdeler ve araları vardı
gözünden kaçmış bir telaşla saklanılan...
sokaklar ve karanlık...
ve karanlık
ayaküstü muhabbete geliyor ...gitmiyordu...
kalıcıydı tüm hasarı yokluğun
ürpertiyle kan donduruyor
çoktan pes etmiş bedende
ruh sıkıştırıyordu...
ve
limonlu bir dondurmaya benziyordu
içinde sen olan herşey...
serin,tatlı,yakıcı,ekşi...
vazgeçtim haberlerden
üzerinden binlerce
bir gün geçmiş gibi...

31 Ocak 2012 Salı

...GÖZCÜ...

İnsanlar birbirlerini vuruyordu ...
gecenin bir saati ...
bir sokak arası ...
ben izliyordum...
başka bir sokakta sarhoş yüzlerinde çorba sıcağıydı gece
ve
insanlar yine birbirlerini vuruyordu ...
ben izliyordum...
Sıcak bir şarapta yalnızlık biriktiriyordum ...
şişem hiç bitmiyordu ...
insanlar sevişerek birbirlerini vuruyordu ...
ben izliyordum...
Kendini unutur gibi unutuyordu insanlar eşyalarını giderken...
arkalarından koşup teslim ediyordum...
insanlar bakışarak birbirlerini vuruyordu ...
ben izliyordum...
Aykırı yüzlerde sıradan hikayeler okuyordum ...
bir şehirde sabah oluyordu...
uyanıp işe gidenleri vurup ...
uyuyordum...
Uykum ölüm gibi ağır olsun istiyordum ...
oysa ağrılı ve dayanılmaz yanıyla
bana koşuyordu...
kendimden yoruluyordum..
iki rüya arası yaşamak oluyordu...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Kar...Buz...Su...

Sen ...diyordu  kadın adama ...
Ne vakit gittin ,gerçek bir kışın yaz aldanmalarına
Göz yaşına dönüştü şehir...
Ardısıra  damlalar beyaza bürünürken ,ben yüksek penceremden çatılara bakıyordum...
Yükümü alıp hazırlandım ...
Dünden daha az güvenilir kilidi çeviremeyen anahtarı tahta saplı bıçakla değiştirerek ...
Adımımı attığımda sustu ...gökyüzü...
Karla kaplı çimenlerin sahteliğini ezeceğimden emin rüzgarlarla yürüdüm,
Benden önce edinilmiş izlerden sakınarak ...
Gün geceye karıştı...
Aynı gözlere bin defa baktım bir çikolata sıcağında ...
Sonra uzaktan sesin çıkageldi ...
Kara karışıyormuşsun , erken mevsimlerden kaçarak...
Başımı kaldırıp göğe baktım
Tüm yıldızlar bir olmuş gülümsüyorlar ...
AYAZ...
Beyaz şeffaflaşıyor ...
Gün kar olan  gece buza dönüşüyor ...
Bütün bu gerçek herhangi bir filmden bir kare olsaydı ,
Dudaklarımdan aynı cümle dökülürdü ...
" Kristal ...nasıl şahane bir silaha çeviriyor kendini ..."
Uzanıyorum ...
Gözlerim Düş'e yol alıyor ...
Gece buz olan sabaha su olacak  güneşle
Ve su herşey olmaya hazır artık ...
Su ...
Sana akmaya ...
Hazır...